4 Mart 2018 Pazar

Pratik Yemek Tarifleri 1: Brokolili Makarna

Malzemeler:

1 Orta boy brokoli
1 paket (350 gr) Filiz Kepekli Kalem Makarna
Göz kararı zeytinyağı 
Brokolilieri haşlarken üzerlerini çok geçmeyecek miktarda su
Grana Padano ya da Parmesan Peyniri
1.5 tatlı kaşığı tuz 
Değirmede çekilmiş kara biber


Yapılışı:

Brokolileri yıkayıp doğrayın, bir tarafta 750 ml. kadar su kaynatın (gerekmedikçe hepsini kullanmayacaksınız). Bir tencereye brokolileri yerleştirip kaynar suyu  üzerlerini çok geçmeyecek şekilde koyun, 1,5 tatlı kaşığı tuz ekleyin ve orta ateşte kaynamaya bırakın. Su fokurdamaya başlayınca altını fazla olmamak kaydıyla kısın ve en fazla 15 dakika kaynatın. Bu süreyi brokolilerinize çatal batırarak ayarlayabilirsiniz. Brokolilerin yeşilliğini kaybetmemesi esastır ki vitaminleri gitmesin. Altını kapamadan brokolileri süzgeçli bir servis kaşığı yardımıyla bir tabağa çıkartın. Süzgecin çok ince/dar delikli olmaması önemli ki brokolinin minik taneleri suda kalsın. Hala ateşte olan bu suya makarnaları atın ve üzerine göz kararı (istediğiniz miktarda) zeytinyağı dökün (isteyen tereyağı da koyabilir tabii ya da tereyağ ile zeytinyağını beraber kullanabilir). Kaynayana kadar orta ateşte sonra kısık ateşte (arzunuza göre) 10-15 dakika kadar pişirin. Süre açısından makarnaların brokoli suyunu çekmesi esastır. Su az geldiyse gerektiği kadar kaynar su ekleyebilirsiniz. Kesinlikle makarnanın suyunu süzmeyin. Bu suyu süzmeyeceğiniz için, eğer pişsin diye biraz su eklemeniz gerektiyse, o suyu kararında eklemeniz gerektiğini, fazla eklerseniz suyu süzmek zorunda kalacağınızı unutmayın. Makarnalar suyunu çektiğinde servis yapacağınız tabağa alın üzerine Grana Padano veya Parmesan rendeleyin ve kara biber serpin. Süs için bir tabağa ayırdığınız brokoli parçalarını kullanabilirsiniz. 

Afiyet olsun.           

Not: Tarifi sizlerle paylaşmak, makarnayı yiyip ne kadar şahane olduğunu anladıktan sonra aklıma geldiği için, benim yaptığımın fotoğrafını maalesef ekleyemiyorum ama yine de aşağıdaki fotoğraf size bir fikir verir umarım. 


Fotoğraf: https://www.bbcgoodfood.com

17 Temmuz 2013 Çarşamba

Gezi Rehberi 2: Cambridge

Maths Bridge - Matematik Köprüsü

Cambridge muhteşem bir üniversite kenti ama ona sadece akademik açıdan yaklaşmak büyük haksızlık olur çünkü çok güzel bir şehir. Nehir, köprüler ve sandallar, tıpkı Venedik gibi masalsı bir hava yaratıyor. Venedik'in kanalları ile nehir ne kadar karşılaştırılabilir bilmem ama teşbihte hata olmaz derler. En iyisi fotoğraflara bakıp siz karar verin. Buradaki altı düz sandallar gondollarla karşılaştırılamaz tabii. Venedik ne kadar görkemli ise, Cambridge o kadar sade ve güzel. Venedik ne kadar rengarenk ise, belki de gri İngiliz havası yüzünden Cambridge sadece gri, yeşil ve bej/kahve... Ama güzel işte... O sadelikle, o sakinlikle... Neden üniversite şehri olduğunu da anlıyorum aslında, çünkü bu şehirde bir şey var ve insanı ders çalışmaya itiyor...


Clare Bridge - Clare Köprüsü

Clare Köprüsü en eski köprüymüş... Kısa adı bu olsa da aslında ismi Clare College Köprüsü. Cambridge Üniversitesi'nin en eski ve önemli okullarından (kolejlerinden) birisi. Bahçesini gezdik ve bayıldık. Bu fotoğrafı o kadar çok seviyorum ki... Baktıkça bakasım geliyor. Yeşil ne harika bir şey değil mi? Cambridge'in bir çok köprüsü var ve hepsi birbirinden güzel. Aynı Venedik'te olduğu gibi burada da bir Ahlar Köprüsü (Bridge of Sighs) var... Ama ben Venedik'tekini de bunu da sevmedim. Sebebi çok basit, hikayeleri çok hüzünlü... Bu arada, ilk fotoğraftaki Matematik köprüsü ise Clare ile birlikte en sevdiğim köprü...  


Trinity Hall, Jerwood Library - Trinity Yurdu, Jerwood Kütüphanesi

Dedim ya, "bu şehirde bir şey var ve insanı ders çalışmaya itiyor" diye... Yukarıdaki gibi bir kütüphaneniz olsa, siz çalışmaz mıydınız? Bu yapı aslında diğer Cambridge binalarına kıyasla çok yeni... Mayıs 1999'da hizmete açılmış... Ama ne kadar ilham verici, öyle değil mi? Cambridge zaten mimarisi ile ünlü bir şehir aynı zamanda. Mesela yuvarlak bir kilisesi var, adı üstünde: the Round Church... Tabii başka bir adı daha var: Church of the Holy Sepulchre. Bir fotografını çekmiştim ama buraya koyabileceğim kadar güzel çıkmamış. Çünkü çok zevkli İngilizler tam önüne kocaman bir yol tabelası, bir de girilmez levhası konduruvermişler ve binanın bütününü vermek için hangi açıdan çekmeye çalışırsanız çalışın o sakalet fotoğrafın orta yerinde gözüküyor. Ama kiliseyi merak ederseniz bu linkten bazı fotoğraflarına ulaşabilirsiniz. 


Sundial, Gonville and Caius College - Güneş Saati, Gonville and Caius Koleji

Yukarıda Gonville and Caius College'ın güneş saatini görüyorsunuz. O da beğendiğim yapılar arasında yerini aldı... Aslında bu bir giriş kapısı. Hatta kapının adı da Onur Kapısı (Gate of Honour). 

Her nedense, son yıllarda bende bir perspektif takıntısı başladı... Çektiğim fotoğraflarda iyi bir perspektif yakaladığım zaman çok mutlu oluyorum. Dolayısı ile Cambridge benim için bu açıdan bulunmaz bir yerdi. Aşağıdaki fotoğraflar beni doğrular sanırım...






Perspektifi özellikle belirginleştiren bir öğe ise binaların üst katlarına yere paralel uzantılar olarak yerleştirilmiş yaratık/canavar şeklindeki oluk ağızları... Yani gargoyles... Aşağıdaki fotoğraf sanırım size bir fikir verir... Kabul ediyorum, çok ürkütücüler... Ve ben de haz etmiyorum... Ama bir o kadar da perspektif harikaları yaratabiliyorlar... Bunlardan Notre Dame Katedrali'nde de var. Ama fotoğraflar için Paris yazımı beklemeniz gerekecek... 

Gargoyles - Yaratık/Canavar şeklindeki oluk ağızları

Bu korkunç yaratıklardan sonra biraz da gülmek lazım tabii.. Aşağıdaki fotoğraftaki amca cidden o çöp kutusunun içine gitarı ile birlikte sığıyor ve de çalıp, şarkılar söylüyor. Adam kesinlikle kısa boylu değil ve bu gerçek bir çöp kutusu... Yani belediyeye ait... Bildiğiniz kamu malı... Zaten çöp kurutusunun üzerinde gördüğünüz yapıştırılıp çıkartılmış izler de reklam afişi izi filan değil. Düpedüz koli bandı izi. Adam içine girmesin diye belediye ekipleri bu çöp kutusunu sürekli bantlıyormuş ama adam bantları söküp yine giriyormuş içine... Olağanüstü değil mi? İnsanın kendini ifade etmek için bulabileceği yolların sonu yok... E tabii bir de özgürlükleri sonuna kadar savunan bir ülkede yaşıyorsanız eğer, tadından yenmez...   




Cambridge çok renkli değil demiştim ya... O bir kaç doğal rengin arasındaki bu kırmızı lekeler beni büyüledi... Aşağıdaki çok net bir fotoğraf olmadı ama bu ağaç her ne ağacı ise, ona aşık oldum...




Bu yazıda size çok yeme-içme ve kalacak yer önerisinde bulunamadım. Bunun birkaç sebebi var. Öncelikle kabul edelim, İngilizler mutfakları ile ünlü bir halk değil. İkinci olarak da biz otelde ya da bir pansiyonda kalmadık. Bu sebeple yatacak yer önermem pek mümkün değil. Ama ben sizi restoran ve cafe tavsiyesiz burakmayacağım elbette ki... İngiltere'de bulabileceğinizin en iyisi Cambridge'e gelmiş zaten: Jamie's Italian... Ünlü İngiliz şef Jamie Oliver'ın restoranı. Tabii ki gittik, denedik ve de bayıldık. Orada yemek yemeden asla dönmeyin. Diğer yerlere göre çok azıcık pahalı ama değer... Bu arada, çok şahane lezzetli yemek değil de doymak; temiz ve iyi bir yerde yemek isterseniz, İngiltere'nin her yerinde All Bar One hayat kurtarır. Bizim için Cambridge'de de öyle oldu. Akılınızda olsun... Pizza Express de güzeldir, özellikle Londra'dakiler ama Cambridge'dekini sakın denemeyin, Pizza Hut bile daha iyidir...   

Tamam, İngilizler yemek yapamıyorlar ama çay ve çay saati onların işi... Bu yüzden, mutlaka bir çayhaneye (tea house'ı çevirince böyle komik oluyor) gidin. Auntie's Tea Shop bunun için iyi bir yer. Yalnız uyarayım: benim gibi kesif süt kokusu sevmeyenlerdenseniz, içerdeki kokuya alışmanız biraz uzun sürebilir. Ama o nefis cream tea'sinden tadarsanız, o kokuyu bile unutursunuz... Yok böyle bir lezzet. Cream Tea dedikleri aslında hafif şekerli bir çörek (ya da tatlı beyaz ekmek) türü; yanında krema ve reçel (çilek, böğürtlen, frambuaz gibi berry çeşitlerinden yapılan reçeller) ile servis ediliyor... Küçük bir hatırlatma: İngiltere'de pek çok yerde, aksini söylemediğiniz takdirde, çayınız sütlü gelir, aman diyeyim o korkunç tadı denemeye kalkmayın... Çayı sütlü seviyorsanız, o başka tabii... Auntie's'de sütü çayın yanıda sütlükle getiriyorlar Allah'tan... 

E oralara gitmişken yüzlerce yıllık Publardan birinde de bir iki kadeh bir şey için elbette. Yalnız, Pub yemeklerinde tuhaf rutubetli bir koku oluyor, ben sevmiyorum... Bu yüzden yemeği başka yerde yemenizi şiddetle tavsiye ederim... The Eagle, the Mitre ve the Anchor güzel publar... Gelgit olup da sular yükselince the Anchor'ın bahçesi sular altında kalıyor yalnız, aman dikkat....

Bir de kilise-café var: Michaelhouse Café. Oranın da ev yapımı kekleri çok güzel. İbadete açık bir kiliseden café nasıl olur diye merak ediyorsanız görmeniz lazım. Bazen özel davetler için de kiralanıyormuş. Biz birine denk geldik. Dışardan oldukça güzel gözüküyordu. Ama içeri giremedik tabii. Bu sebeple ertesi gün gidip denedik...

Ayrıca, muhteşem King's College binasının tam karşısında, King's Parade üzerinde bir Türk restoranı var, adı Agora @ The Copper Kettle. Yemekler çok muhteşem değil belki ama tadlarının iyi olduğundan, doyacağınızdan, tanıdık bir şeyler yiyeceğinizden ve de çalışanların güleryüzünden emin olabilirsiniz.... 

Şehirde yapılabilecekler arasında müzelere gitmek de var. Bazı okulların müzeleri ve şapelleri var, mutlaka görmek lazım. Okulların ziyarete açık olanlarını da mutlaka gezin. Çok güzel binalar... King's College'ın Café'sini de şiddetle tavsiye ediyorum. Normalde sadece öğrenci ve çalışanlara açık ama biz girebildik... Şanslıysanız belki siz de girebilirsiniz....

Nehirde altı düz sandallarla gezi yapabilirsiniz. Buna punting deniyor ve çok keyifli... Cesur olanlar kendileri kullanabiliyorlar sandalları ama tavsiye edilen onların deyişi ile "şoför" kullanmanız...

Kadın takipçilerim için küçük bir not: Turistik gezinizde fönlü saçlar istiyorsanız eğer, ufak bir servet ödeyerek kendinizi Philip Helliar'ın ellerine teslim edebilirsiniz... Muhteşem bir deneyim ama bedeli maalesef fazlaca yüksek... Web sitesinde fiyat listesi de var, bakarsanız, ne demek istediğimi anlarsınız. Ücret içime otudu diye uyarmak istediğimden para puldan bahsediyorum, görgüsüzlük olarak algılamayın, ne olur. Ben mecburiyetten gittim ama değdi...   

Cambridge'e gitmişken muhteşem kitabevlerini gezmeyi, yeni kitap kokusunu içinize çekmeyi de unutmayın bu arada... Şimdilik benden bu kadar....    


Hoşçakal Cambridge... Yine ziyaretine geleceğim...

18 Ekim 2010 Pazartesi

Gezi Rehberi 1: Venedik


İlk gezi yazımın Venedik üzerine olması tesadüf değil aslında. Bir masal diyarından başlamak istedim... Venedik'e ilk seyahatimi 2007 Eylül'ünde yapmıştım. Roma'dan trenle geçmiştik Venedik'e. Tren istasyonundan çıkar çıkmaz kendimizi o büyülü atmosferin içinde bulduk. Eski Türk filmlerinde, köylerinden İstanbul'a ilk geldiklerinde Haydarpaşa Tren Garı'ndan çıkıp da manzarayı görünce donakalan o insanlardan hiç farkımız yoktu. Sersemlik halim geçince, önümde uzanan kanala, suda yükselen rengarenk direklere, gondollara, vaporettolara (toplu ulaşımı sağlayan tekneler) ve kimbilir kaçıncı yüzyıldan kalmış o eşsiz binalara bakıp ellerimi çırparak zıplayıp durduğumu hatırlıyorum. Gerçekle hayalin birbirine geçtiği bir şehirdi burası. Elinizde valizler ve en pespaye turist halinizle bile kendinizi bir filmde başrol oynuyormuş gibi hissetmenizi sağlayan...



Vaporetto ve gondollar...

Şehrin tüm ihtişamına rağmen 2007 Venedik gezim oldukça kısa ve tadımlıktı.  Ama 2010 yazında yapmış olduğum Venedik gezisi, şehrin hakkı olan güzellikteydi. Bu kez THY'nin İstanbul-Venedik seferiyle gittik. Havaalanından shuttle (mekik) hizmeti veren otobüslerle Venedik'e geldik ve oradan Vaporetto No. 1 ile San Stae durağında inmek üzere yola çıktık. Aslında havaalanından water taxi (deniz taksi) ile gitmeyi düşünmüştük önce ama turist psikolojisi olsa gerek, seyahatin daha en başında 100 Euro vermek pek istemedik. Şimdiki aklım olsaydı mutlaka water taxi'ye binerdim havaalanından. Çünkü dönüşte havaalanına water taxi ile gittik ve harika bir deneyimdi. Venedik'e öyle bir giriş yapmak çok daha muhteşem olurdu herhalde. Neyse artık, bir dahaki sefere... Ama siz siz olun, eğer bütçeniz için de uygunsa mutlaka havaalanından water taxi ile giriş yapın şehre.


Canal Grande'den bir görüntü...

Gelelim kaldığımız yere: Öncelikle, San Stae-Santa Croce pek fazla turist çekmeyen, Venedik'te artık pek kalmamış olsalar da, şehrin yerli halkının ikamet etmeyi seçtiği, dolayısı ile diğer semtlere oranla daha dingin ve güzel bir yer. Üstelik o bunaltıcı turist kalabalığından uzakta, ama, her nasılsa, görülmesi gereken her yere de yakın. Tabii yürürseniz. Çok dolaştığı için Vaporetto ile biraz daha uzun sürüyor ulaşım. San Stae'nin café ve restaurantları ile dondurmacıları da küçük fakat çok kaliteli ve güzeller. Üstelik fiyatları da ne yediğinizden pek de emin olamadığınız turistik mekanların aksine çok daha uygun.   


Santa Croce

San Stae-Santa Croce

 San Stae-Santa Croce

Ca Bonvicini, Santa Croce'de kanalın tam kenarında konumlanmış, 17. yüzyıldan kalmış bir saray. Saray deyince aklınıza Versailles Sarayı gibi bir yer gelmesin. Varlıklı Venedikli ailelerin o yüzyıllarda yaşadığı birkaç katlı yapılara saray deniliyor nedense. Ama öyle kocaman, havuzlu bahçeler filan beklemek Venedik için mümkün değil. Yine de o büyülü atmosferde kaldığı her yer zaten saray gibi geliyor insana. Ca Bonvicini, oda-kahvaltı sistemi ile hizmet veren bir pansiyon. Çok temiz, çok bakımlı. Eşyalarınızı rahatlıkla emanet edebileceğiniz, güvenli bir yer. Biz üç kişilik bir odada kaldık. Çok şanslıydık. Odamızın dekorasyonu bir harikaydı. Gerçekten sarayda gibiydik. Çok geniş ve ferah bir odaydı. Eşyalarımızı koymak için de yeterli yerimiz vardı. Üstelik, iki kişi yanyana birbirinize değmeden geçemediğiniz otel odalarının aksine, üç kişi odada minyatür futbol maçı yapabilecek kadar çok alana sahiptik. Banyo ise tam anlamı ile harikaydı. Özel fayanslarla kaplanmış duşakabinin içinde yanyana iki yağmur duşu vardı. Sanırım balayı çiftleri düşünülerek yapılmış bir banyoydu ve itiraf etmeliyim ki oraya romantik bir tatil için gitmemiş olduğuma üzüldüm neredeyse. Yine de odanın üç arkadaş için sağladığı konfor gerçekten iyiydi ve beklentilerimizin çok üzerindeydi. (Tripadvisordaki değerlendirmelere buradan ulaşabilirsiniz.)


 Ca Bonvicini, dış görünüş


Pansiyon sorumlusu Sabina çok güleryüzlü ve yardımseverdi. Üstelik bize tavsiye ettiği tüm restaurantlar harikaydı. Ayrılacağımız gün de bizi water taxi'nin yanaştığı yere kendisi götürdü. Hatta, eşyalarımızın bir kısmını da o taşıdı. Tüm bunların onun görev tanımında olduğunu da hiç sanmıyorum. Sonuçta o sadece resepsiyon görevlerinden sorumluydu. Ancak her an pansiyonda bulunma zorunluluğu da yoktu. Sabina pansiyonda olmadığı zamanlarda sadece oda telefonundan resepsiyonu arayarak ona ulaşabiliyorduk çünkü sistem bizi onun cep telefonuna yönlendiriyordu. Açıkçası bu, insana bir çeşit güven veriyordu. Sonuçta acil bir durumda her an ona ulaşmak mümkündü. Bu arada, hepimizde ana giriş kapısının anahtarı vardı. Akşamları Sabina'nın mesaisi bittikten sonra içeriye bu şekilde girip çıkıyorduk.



Venedik'e erken sayılabilecek bir saatte, 13.00 sularında varmıştık. Dolayısı ile şehri gezmek için vaktimiz kalmıştı. Biraz dinlenip, bir duş alıp toparlandıktan sonra, yürüyerek Rialto Köprüsü'ne ve oradan da San Marco meydanına çıktık. Daha önce Venedik'i görmemiş olan arkadaşımız bizim daha önce ziyaret ettiğimiz Dükler Sarayı'nı gezerken biz de biraz etrafı turladık, sonra da sarayın San Marco meydanına bakan yüzündeki gölgelikte oturup biraz soluklandık ve arkadaşımızı bekledik. Sonrasında ise, Hotel Danieli'nin terasındaki restaurant'ta (Restaurant Terrazza Danieli) birşeyler atıştırmaya karar verdik. Atıştırmalıklara bile normalde pahalı bir restauranttaki ana yemekten daha fazlasını verdiğimizi söylemeden geçemeyeceğim ama o büyüleyici manzara herşeyi hakediyordu.



Danieli'nin terasından Venedik manzarası

Danieli'nin içi

Bir gece Harry's Bar'da (Cipriani's diye de geçiyor ama asıl adı Harry's Bar) yemeğe gittik. Evet, o da çok pahalı ama şahaneydi ve cidden fazla fazla değdi. Barı da süperdi. Gerçi biz pek tadını alamadık. Çünkü ben o gece topuklu ayakkabı sevdasına kapıldım ve bileğimi burktum. Arnavut kaldırımı yollarda topukluyla yürümek konusunda becerikli olmadığım böylece ortaya çıktı. Hem dolgu topuk olduğu için sonuç facia oldu. Harry's Bar'daki yemeğimizi alelacele yiyip apar topar acile gitmek zorunda kaldık... Tabii yürüyemediğim için water taxi ile ulaşımı sağladık. Aslında iyi de oldu, çünkü küçük bir "Venice by night" turu atmış olduk, hastaneye giderken. Bu arada söyleyeyim, İtalyan hastaneleri gayet güzel ve çok düşük bir ücretle gayet iyi hizmet aldım. Harry's Bar'a dönecek olursak, yemek için olmasa bile akşam üstü Bellini içmek için mutlaka uğrayın. Bellini onların özel üretimi zaten.

Ama belirtmem şart: San Stae'deki mahalle cafesi tüm diğer pahalı restaurantlardan çok çok daha iyiydi. No.1 Vaporetto'sunun durduğu San Stae durağında inince yüzünüzü karaya dönüp, sağdaki sokaktan ilerlerseniz hemen sağ kolda Osteria Mocenigo'yu göreceksiniz. Pek fazla kimsenin bilmediği ama bence harika bir cafe/restaurant. Hem yemekleri çok güzel hem de çok cozy bir ortamı var. Fiyatlar da diğer yerlerin üçte biri. Oraya mutlaka gidin. Gerçek İtalyan. Öyle turist çarpmak için değil yani.... Zaten oldukça küçük bir yer. Kesinlikle pişman olmazsınız. Ama haftada bir gün kapalı oluyor. O yüzden arayıp gidin. Telefonu: 0415231703 Adres: Salizada San Stae, 30135 Santa Croce. Detayları burada bulabilirsiniz.

Dondurmacılara gelince, biz San Stae'deki dondurmacıyı (Gelateria San Stae) çok sevdik. Hatta kendi adlarına, üzerinde çok güzel desenler olan baskı t-shirtler yaptırmışlar, onlardan bile aldık. Detayları burada bulabilirsiniz. Bir de Harry's Bar'ın giriş kapısının sokağından (Calle Vallaresso) düz yürüyünce yolun bittiği yerde karşınıza gelen dondurmacı oranın en iyi dondurmacısı. Orada dondurma yemeden dönmeyin...

İtalya'nın en eski cafesi de yine San Marco'daki Florian. Biraz eskimiş cidden ama en iyi cappucino orada, onu da içmeyi unutmayın...

Venedik'teki son akşamımızda kaldığımız mahalledeki bir başka restaurant olan Muro San Stae'de yedik. Yer bulmak zor oldu. Bir süre önünde ayakta bekledik. O sırada bize Prosecco ikram ettiler. Bir süre sonra masamıza oturabildik. Yemekleri şahaneydi ve çok güzel bir akşam geçirdik. Detayları burada bulabilirsiniz.



Muro San Stae'nin sokağında bir ev

Biliyorum, turistik yerlerden filan bahsetmedim... Sadece yeme-içme ve otel... Çünkü diğerlerini her yerde bulabilirsiniz... Şimdilik Venedik gözlemlerim bu kadar... Başka bir şehirle yeniden görüşmek üzere...  


Hoşçakal Venedik... Bekle beni...

 
    

17 Ekim 2010 Pazar

Merhaba

Bu, benim blog dünyasına ilk adımım. Sabiha Sadri bir mahlas. Uzun yıllar önce babam da kullanmış, gazetedeki köşe yazıları için. Köşesinin adı da "Dünden Bugüne"ymiş... Yani, bu blog, aslında, bir evladın babasının anısını yaşatma gayreti olarak da görülebilir.
Bu blogda neler bulacaksınız, bunu henüz ben de bilemiyorum. Ama bunun, benim için, kendimi bulma çabası olduğunu söyleyebilirim, sanırım. Belki siz de bunun için bana yardımcı olursunuz, kim bilir? 

Çok heyecanlıyım... Ve oldukça da acemi... Yani sürç-i lisan edersem şimdilik af ola...